(Source: tipatya)
Reblogged from doodlerhande, 734 notes, May 19, 2013
Bu afişler İhap Hulusi Görey’e ait. Kendisi,Türkiye’nin ilk grafik tasarım, illüstratör sanatçılarındandır.Ülkemizde reklamcılığın gelişiminde büyük rol oynamıştır.Ayrıca ilk uluslarası reklamcı ünvanı da vardır.
Reblogged from yalnizsoprano, 13 notes, May 11, 2013
İlk edebiyat içerikli ödülünü ilkokul ikinci sınıfta, bir kompozisyonu üzerine, Türkçe öğretmeninden alır. Çünkü, herkes söz konusu masalı anlatmaya “Bir tavşanla bir kaplumbağa arkadaş olmuşlardı.” şeklinde başlamışken; bir tek o “Bir tavşanla bir kağlumbağa canciğer arkadaş olmuşlardı.” der ve sonraları bu “canciğer” lafı sınıfça en sık kullandıkları tabirlerden de olur.
İlk dergisini, ilkokulda bir arkadaşıyla çıkarır; kendileri okulun yazı makinesinde yazarak çoğaltıp sonra da, genellikle sınıfın kızlarına, 1 kuruştan satarlar.
Suç ve Ceza‘yı ilkokul üçüncü sınıfta okur, sonra bunu Karamazov Kardeşler takip eder; Dostoyevski onun için çok küçük yaşlarda var olmuş ve hep öyle de devam etmiştir.
Onu şiire başlatan ise şair Ahmet Muhip Dıranas ve onun Kar şiiri olur; o şiiri bin kez okuduğunu söyler, hatta başkaları da okusun, bilsin diye onların defterlerine de yazar.
* “Adam olacak çocuk” dedikleri böyle bir şey olsa gerek.
Reblogged from icguveysindeniclice, 58 notes, April 26, 2013
Aragon‘un ülkemizde de oldukça bilindik olan ve genellikle hayal kırıklığı içindeki aşıkların benimsemiş olduğu “Mutlu Aşk Yoktur.” şiiri; sözgelimi Elsa‘nın onu çok üzmüş olduğu bir gece vakti, aşk acısı haliyle oturup yazılmamıştır, şiir bireysel bir mutsuzluktan bahsetmez.
Bu konuda Aragon şunları söyler hatta:
“Mutlu Aşk Yoktur, 1943’te yazdığım bir şiirin dizesidir. Söz konusu mutsuzluk, işgal yıllarının mutsuzluğu. Fransa’nın içinde bulunduğu o acıklı durumda mutlu bir aşk olabilir miydi?”
Yani, Edip Cansever‘in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde söylediği gibi bir nevi:
“Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir.”
Reblogged from icguveysindeniclice, 29 notes, April 25, 2013
Reblogged from icguveysindeniclice, 44 notes, April 21, 2013
Beethoven-Moonlight Sonata
”Bir gün Beethoven, bir arkadaşı ile birlikte Viyana sokaklarında dolaşmaktadır. Tam bu sırada bir apartmandan piyano sesi geldiğini duyar ve kafasını kaldırıp bakar. apartmanın ikinci katındaki cam açıktır ve ses oradan gelmektedir. arkadaşına, çalan kişinin muhteşem çaldığını ve onu görmesi gerektiğini söyler. ikisi birlikte ikinci kata çıkıp kapıyı çalarlar. kapıyı açan kadın, Beethoven’ı hemen tanır ve şok olur. Beethoven, piyano sesine geldiğini ve muhakkak çalan kişiyi görmek istediğini söyler. kadın, piyanoyu çalanın kızı olduğunu ve tanışmaktan mutlu olacağını belirterek onları içeri alır. Beethoven, piyano çalan kızın olduğu odaya girer. annesi kıza, Beethoven’ın geldiğini söyler ve kız çok heyecanlanır, hemen ayağa kalkar, fakat kız kördür. bunu gören Beethoven, “lütfen benden bir şey isteyin” der, maddi bir şey isteyeceklerini düşünerek. kızın cevabı şu olur; “ben hiç ayışığı görmedim, bana ayışığını anlatır mısınız?”
Bunun üzerine Beethoven piyanonun başına geçerek, ayışığı sonatını, doğaçlama olarak besteler.”
“Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış,
Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş ve onu ‘Renklerin Ustası’ anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş.
Ranga Guru ise;
- Sen artık ressam sayılırsın Raciçi. Artık senin resmini halk değerlendirecek, diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmış ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabi. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru’ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş.
Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru’ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte… Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.
Raciçi denileni yapmış.
Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.
Ranga Guru ise;
Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün.
Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi.
Sevgili Raciçi, mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur.
Emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma”
(Source: kimseninbacisi)
Reblogged from siirlibulutlar, 203 notes, April 19, 2013
Ahmet Mümtaz Taylan
1 note, April 17, 2013
Bunu da kaçırdık ya.
0 notes, April 15, 2013
İşte Dingo’nun Ahırı.
Dingo adındaki bir gayr-i müslim İstanbul’lunun, tramvay atlarının dinlendirilmesi için işlettiği ahır.. Hangi atın girip çıktığı önemsiz ve belirsiz olduğu için günümüzde “Dingo’nun ahırı” mevcut anlamını taşımaktadır.
Reblogged from eskilerden, 116 notes, April 15, 2013
“hikâye içine çekiyor”: “çok iyi bardak altlığı olur” Don Linn, yayın danışmanı
“dili sade”: “çok iddialı ifadeler yok” Mark Kohut, yazar ve danışman
“iyi eleştiriler alan”: “pek satmıyor” Peter Ginna, yayıncı.
“çıkış kitabı”: “Allah yardımcısı olsun” Larry Hughes, yayınevi yöneticisi
“her türlü kategorizasyona meydan okuyor”: “Ne yaptığı hakkında yazarın bile hiçbir fikri yok.” James Meader, yayınevi yöneticisi“yaşadığımız zamanı yakalıyor”: “İki yıl önce yaşadığımız zamanları yakalıyor.” Mark Athitakis, eleştirmen
“okul için ideal”: “Çocuklar bunu okumak zorunda kalmadıkları sürece okumazlar.” Linda White, kitap tanıtımcısı
“J.R.R. Tolkien’in görkemli geleneğini sürdürüyor”: “Kitapta cüceler var” Jason Pinter, yazar
“kendine has bir dili var”: “Editör kontrolünden geçseymiş iyiymiş.”
“heyecanlı”: “İçinde aklı başında bir şey yok.” William Preston, İngilizce öğretmeni
“destansı”: “çok uzun” Sheila O’Flanagan, yazar
“erotik”: “porno” Peter Ginna, yayıncı
“etnik edebiyat”: “beyaz olmayan biri tarafından yazılmış” Rich Villar, yayınevi yöneticisi
“ilgi çekici”: “Sayfaları hızla çevirdim ama aslında kitabı okumadım.” Sarah Weinman, edebiyat eleştirmeni
“cesur bir sokak masalı”: “Mahalleli siyah yazar. Kaçın.” Bir edebiyat öğrencisi
“ince işlenmiş bir metin”: “Sözcüklerin yarısının ne anlama geldiğini bilmiyorum.” Jennifer Weiner, yazar
“edebi”: “olay örgüsü yok” Mark Kohut, yazar ve danışman
“uzun süredir beklenen”: “geç kalmış” Jan Harayda, yazar ve editör
“lirik”: “Pek fazla bir şey olmuyor.” Peter Ginna, yayıncı
“özenle araştırılmış”: “Çok fazla dipnot var.” Larry Hughes, yayıncı
“anı”: “Aksi ispatlanana dek kurgu değil.” Larry Hughes, yayıncı
“novella”: “büyük fontlu kısa öykü” Larry Hughes, yayıncı
“acıklı”: “Bu kadar kötü yazmak insanı ağlatıyor.” Drew Goodman, yazar ve sosyal medya analisti
“günceli yakalıyor”: “orijinal bir kurgusu yok” Jacqueline Deval yazar ve yayıncı
“çok eğlenceli”: “kaotik” Peter Ginna, yayıncı
“duygusal”: “yumuşak porno” Peter Ginna, yayıncı
“çarpıcı”: “Baş karakter ölüyor.” Mark Athitakis, eleştirmen
“provokatif”: “ırklar ya da dinle ilgili” Mark Athitakis, eleştirmen
“ümit veren”: “Çok fazla kusur var ama görmezden gelinebilir.” Mark Athitakis, eleştirmen
“cesur”: “çok fazla küfür var” Isabel Kaplan, yazar
“ileriyi gören”: “Yanlışlığı henüz kanıtlanmadı.” Isabel Anders, yazar
“bir kuşağın sesi”: “demode” Mark Kohut, yazar ve danışman
“ağır”: “Bu canavarı sürekli yanımda taşıyorum ama hâlâ bitiremedim.” Emily Nussbaum, eleştirmen
“hayal gücünün sınırlarını zorluyor”: “Yazarın kafası iyiymiş.” Simon McNeil, yazar
“takip edilmesi gereken bir yazar”: “Gerçekten okumak isteyeceğiniz bir yazar değil.” Jan Harayda, yazar ve editör
“geniş aile hikayesi”: “Anneniz bunu sevebilir.” Mark Kohut, yayıncı
“Amerika için ‘uyan’ alarmı”: “önceki hükümette yer alan bir yazardan huysuz, sert bir eleştiri” Gary Krist, gazeteci ve yazar
“katmanlı bir anlatım”: “Atlayarak okumaktan ya da hızla göz gezdirmekten çekinmeyin.” Nancy Pate, yazar ve editör
“dokunaklı”: “Bir şey dokundu. Yediğim yemek de olabilir, kitap da.” Jennifer Weiner, yazar
“uzun süre konuşulacak”: “Hemen şimdi okumanıza gerek yok.” Mark Kohut, yazar ve yayıncı
“büyüleyici”: “Metni etkileyici bulup, olan biten bir şey olmadığını fark etmeyeceğinizi umuyoruz.” Miss Bennet, editör
“yazarın sıkı hayranları”: “anne ve eş” Mat Johnson, yazar
“orijinal bir romantik komedi”: “Sonunda kadın karaktere araba çarpar. Bir erkek sürücü tarafından.” Phillipa Ashley, yazar
“aklınızdan çıkaramayacaksanız”: “Aylardır başucumda duruyor ve hâlâ bitiremedim.” Sara Eckel, eleştirmen
“sıcacık bir öykü”: “Ana karakter bir köpek, yaşlı bir adam ya da ikisi birden.” Katha Pollitt, şair ve köşe yazarı
“tarihi bir roman”: “Amerika’da geçiyorsa toz, çayırlar ve soluk renkli kıyafetler; İtalya’da geçiyorsa zehir ve entrika, İngiltere’de geçiyorsa seks, güzel kıyafetler ve kelle uçurma.” Jennifer Weltz, yazar ajanı
“Hemingwayvari”: “kısa cümleler” Arthur Phillips, yazar
“Faulknervari”: “uzun cümleler” Arthur Phillips, yazar
“Fitzgeraldvari”: “pişmanlık, özlem, zengin insanlar” Arthur Phillips, yazar
“Pulitzer adayı”: “Yayıncı 50 dolarlık başvuru ücretini ödedi.” Mat Johnson, romancı
“güçlü”: “Entrika dolu, bir yargısı var.” Mark Kohut, yazar
“alışılmadık”: “Beklediğinizden kısa, büyük harf kullanılmamış.” Tamara Paulin, yazar
“Shakespearvari”: “Herkes ölür, vay be, aynı Hamlet gibi.” Mark Kohut, yazar
“insanlık halleri üzerine heyecan uyandıran bir yaklaşım”: “Duygular üzerine bir erkek tarafından yazılmış bir kitap.” Sara Eckel, eleştirmenhttp://selyayincilik.blogspot.com/2012/03/yaynclk-kliseleri-arka-kapaklar-aslnda.html
Reblogged from icguveysindeniclice, 104 notes, April 13, 2013